Güzel bir kız.

Güzel bir erkek.

Güzel bir ev.

Güzel bir tasarım.

Güzel bir düşünce.

Güzel bir renk.

Güzel bir müzik.

Güzel bir yazı.

Güzel bir sayı.

Güzel bir film.

Güzel bir konuşma.

Güzel bir manzara.

Güzel bir çiçek, ağaç, yosun.

Güzel bir kuş, sinek, kelebek. Aerodinami?

Güzel bir vücut.

Güzel bir bina.

Güzel bir fotoğraf.

Güzel bir hava.

Güzel bir su sıcaklığı (ya da bazen soğukluğu).

Güzel bir telefon konuşması.

Güzel bir ülke.

Güzel bir masaj.

Güzel bir heyecan, merak.

Kısacası güzel bir “şey” görmek veya hissetmek, güzel bir “şey” yapmaya, hissetmeye itiyor beni. 

Yaratmak.

Üretmek.

Sana ait güzel bir şeyi sunmak gerek.

Bence.

Hayatımız boyunca her gün ve her saat, değişen ve değişmeyen benliklerimizi değişen ve değişmeyen şartlara uydurmaya çalışırız; aslında yaşam bir uyum sağlama sürecinden başka bir şey değildir; bu süreçte küçük bir hata yaparsak budala, göze batacak türden bir hata yaparsak deliyizdir; bu süreci bir süreliğine ertelersek uyur, çabalamaktan bütünüyle vazgeçersek ölürüz.

- Samuel Butler, The Way of All Flesh, London, 1936, s. 289.

Deliliğe Övgü

Kadını akıllı hayvanlar sınıfına mı, yoksa yabani hayvanlar sınıfına mı yerleştireceğine pek karar veremeyen Plato’nun da bu cinsin dikkate değer deliliğine işaret etmekten başka niyeti yoktur. Olur da kadın bilge olmaya yeltenirse, iki kat deli olmaktan başka bir iş yapmış olmaz; dedikleri gibi, Minerva’nın rızasını ve desteğini almadan bir öküzü güreş sahasına götürmeye benzer bu. Çünkü insan, doğasında olmadığı halde erdem maskesi takıp da kendi karakterinin dışına çıkarsa, kusurunu ikiye katlamış olur.

Bir Yunan atasözü şöyle der: “Mor elbise de giyse, maymun yine maymundur.” İşte kadın da hep kadındır, yani delidir, istediği kadar maske de taksa. Ama kadın cinsinin bana gücenecek kadar deli olduğunu da doğrusu düşünmüyorum, ben de bir kadın olduğuma göre; öyleyse DELİLİK olarak deliliği onlara atfediyorum.

Meseleye doğru baktıklarında, birçok bakımdan erkeklerden üstün olmalarını Deliliğe borçlu olduklarını anlayacaklardır. Her şeyden önce güzellikle ödüllendirilmişler, bunu haklı olarak her şeyin üstünde tutuyorlar ve arkasına sığınıp zorba krallara bile zorbalık ediyorlar. Ama erkekteki o haşin bakış, kaba deri, orman gibi sakal ve o yaşlı görünüm, sağduyuluğun kusuru değil de nedir, kadınların yanakları her zaman bu kadar yumuşacık, sesleri incecik, tenleri pürüzsüzken ve sanki ebedi gençlik yaşıyorlarmış gibi görünürlerken? Sonra, bir kadın bu yaşamda bir erkeğin çok hoşuna gitmekten başka ne ister? Bunca giysinin, bunca boyanmanın, bunca yıkanmanın, bunca taranmanın, bunca merheme bulanmanın, bunca koku sürmenin, yüzü gözü teni bunca düzeltme, boyama, yeni bir kılığa sokma becerilerinin başka ne anlamı olabilir? Delilikten başka bir adla erkeklerin iltifatlarını kazanabilirler mi? Erkeklerse eşlerinin bunları yapmalarına niye karışmaz? Zevk dışında başka bir kazançları olabilir mi? Ama onlara zevk veren delilikten başka bir şey değil. Kadının vereceği zevkten yararlanmak istediğinde, bir erkeğin bir kadına söylediği saçma sapan sözleri ve yaptığı sululukları şöyle bir düşününce, bunun bir gerçek olduğunu kimse reddedemez.

__ Desiderius Erasmus

You know what I find interesting? If you lose a spouse, you’re called a “widow” or a “widower”. If you’re a child and you lose your parents, then you are an “orphan”. But what’s the word to describe a parent who loses a child? I guess that’s just too fucking awful to even have a name.

- Six Feet Under

sonsuz olani buradan baska yerde arariz her zaman; her zaman, varligin bakisini simdiki durumdan ve simdiki gorunusten baska seye yoneltiriz; ya da, sanki her an olmek ve yeniden yasamak degilmis gibi, olumu bekleriz. her an yeni bir yasam sunulur bize. bugun, simdi, hemen, tutabilecegimiz tek sey budur.

-

alain.

(andre maurois - iklimler‘in basindaki alinti)

(Source: ucgen)

Annem bugün odama çay bardağı içinde minik sarı çiçekler bırakmış. “Geceleri ufalıp saklanırlar, gündüzleri açarlar” dedi.

Hiçbir zaman durduk yere ağlamadım. Ağlamak için bir sebebim olmadığı zamanlarda, O’nu özlediğim için ağlarım. 

Geçen gün doğumgünümdü. Yanımda olamadığı için üzüldüğüm diğer 364 günden sadece biri. O gün ağlamamı istemezdi biliyorum.

Ağlamadım.

Bazen yanımda oturuyormuş gibi hissediyorum onu, o kadar gerçek oluyor ki, toprağın altında uyuduğunu unutuyorum. Bazen ona çok benzeyen birini gördüğümde aklım bana oyunlar oynuyor diye düşünüyorum, bazen de gülüp sadece özlemeye devam ediyorum.

Günlerimin çoğu onu düşünmekle geçiyor. Çalışma masamın yaslandığı duvardan bana baktığı için olabilir. Ya da sadece onu düşünmeyi çok sevdiğimden.

En mutlu günümde O’nunla paylaşamadığım için ağladım, ve en kızgın anımda O’na koşup anlatamadığım için.

Bugün diğer günler gibi normal bir gün. Yine kucağına yatıp uyumak, kızarkadaşıyla fuarda gizlice bira içtiğini anlatışını dinlemek, konuşurken kocaman elleriyle havada bir şeyler çizdiğini izlemek istediğim herhangi bir gün bugün.

O benim ne abim, ne babam, ne eski sevgilim. O annemin en küçük erkek kardeşi, yani benim en küçük dayım. 27 yaşındaydı en son, öyle de kaldı. Çok yakışıklıydı.

Ne gariptir ki her küçük kızın olduğu gibi benim de ilk aşık olduğum erkek O’ydu. Daha 10 yaşındaydım, aşk hakkında tek bildiğim şey O’na dair her şeydi. Uzun kıvırcık saçları, uzun boyu, gitar çalarkenki yüz ifadesi, annesini her sabah uzun uzun gıdıklayışı, bazen de sırtına çıkıp çıtırdatışı.

Kulağımın arkasından para çıkaracağını söyleyip avcuma para yerine sümük koyan bi adamdı ve ben ona aşıktım.

Kız arkadaşı da o kadar güzeldi ki birbirleri dışında kimseyle birlikte olamazdılar. Olamadılar.

Şimdi o güzel kız evli, ve kocasına evlenmeden önce söylediği şey hala aklımda: “O hep senden önce gelecek benim hayatımda”. Çünkü onlar kadar aşık bir çifte şait olmadım henüz. Bu aşklarını kabul eden adamla birlikte onun yatağına çiçek bırakıyorlar, birlikte toprağını sulayıp, birlikte bir şeyler anlatıyorlar.

Dayımın annesine “anne” diyen kız, hala çok güzel.

-

Bugün diğer günler gibi normal bir gün. Ben henüz ağlamadım. Sadece O’nu düşünüyorum yine. 

Bu yazının adı: Hatırlamıyorum.

Yaşadığın bir şeyi unutmanın sebebini düşünüyordum bugün. Üzerine bir süre düşünsen de hatırlayamadığın “yakın zaman” olaylarını neden unuttuğumuzu filan. Önemsemediğimizden, sonucuna vardım önce. İşte geçen gün falanca kişi bana bir şey demiş, onu unutmuşumdur, efendime söyleyeyim bir yere gitmişimdir onu unutmuşumdur. Bunların hepsini yakın zamanda olan olaylar olarak kabul ediyorum tabii. Sonra dedim ki, peki bir zamanlar çok sevdiğimiz insanları nasıl unutuyoruz ki? 

Bugün geri dönüp baktığımda yakın zamanda sevdiğim insanları unutmaya başladığımı farkettim ve biraz garipsedim. En son ne zaman sevmiştim o insanı? Hatırlamıyorum. En son ne zaman nefret ettim? Hatırlamıyorum. En son ne zaman düşündüm? Hatırlamıyorum. Bir ara oturup düşündüm gerçi, ama bir faydası olmadı. İnsan aşık oluyor, aşık olduğunu gösteren davranışlar sergiliyor, hislere bürünüyor vesaire. Sonra birden puf. Ben ne çabuk puf oldum diye düşündüm işte bugün, niye unutuyoruz ki? Yani bi hatıra olarak kalsa, ne bileyim özlesek. Ya da özlemeyelim lan, çok kızalım. Acaip kızalım, ama öyle hatırlayalım. Ya da çok ağlayalım ne bileyim. Niye unutuyoruz?

Ben unuttum, hatırlayamıyorum.

Bi garip.